Özgürlüğün kadıncası

Sevgi, arkadaşlık, aşk, evlilik ve diğer konularda yöresel adetlerimiz

Özgürlüğün kadıncası

Mesajgönderen vefa » Çrş Kas 25, 2009 11:55 am


Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin, 1918'de, 72 yaşında vefat eden hanımı Anna Grigoryevna Snitkina, anılarında –bir vesileyle– şöyle der:

–“1860 kuşağından olduğum anımsanırsa, o dönemin bütün kadınları gibi bağımsızlığımı her şeyin üzerinde tuttuğum anlaşılır.”

Bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutan 1860 kuşağının bütün kadınları gibi...

Aynı yaşlardaki herhangibir Doğulu kadın, acaba kendisiyle ilgili böylesi bir betimleme yapabilir miydi?

Hiç sanmıyorum. Üstelik bağımsızlık sözcüğüyle bu genç Rus kadınının maksadını –sözcüğün Rusçasını bilmemekle birlikte– kolayca tahmin edebileceğimize de inanıyorum. Dileyenler, özgürlük sözcüğünü de kullanabilirler: “kadının özgürlüğü”.

Biz ise fazla açılmayalım ve şimdilik çeviriye bağlı kalalım: erkekler karşısındaki bağımsızlık veya erkeklerin dünyasından bağımsızlık... Türkçe'deki hâliyle: bir tür “kadın(lık) gururu”...

XIX. yüzyıl, artık kadının kadınla rekabetinin sona erdiği, ermeye başladığı ve kadının rakip olarak kendisine erkeği seçtiği bir yüzyıldır. Bizim coğrafyamızda, hiç değilse o yıllarda, tam karşılığını kolay kolay bulamayacağımız bir duygudur bu. Kadının erkeği rakip olarak görmesi, erkekle/erkeğiyle yarışmaya başlaması, ezildiğini, horlandığını, aşağılandığını düşünmesi ve pek tabii ki böylesi bir savaşa, her şeyden önce kendisini, yani bir kadın olarak kendisini var edebilmek için ihtiyaç hissetmesi...

Bu duyguların oluşumu, Batı kadınında, modernleşmeyle birlikte başladı ve gelişti. Yerkürenin doğusunda yaşayan kadınların, biraz geç olmakla birlikte, aynı duyguları hissetmelerinden daha tabii bir şey olamazdı; zira modernleşme sürecinin, farklı kültür ve gelenekleri kuşatması çok sürmedi. Nitekim şimdi kadın'dan söz etmeye başladığımızda, Paris'te, St. Petersburg'da, New York'ta, İstanbul'da, Tokyo, Lizbon veya Tahran'da yaşayan kadını neredeyse tamıtamına aynı sorunlarla başa çıkmaya çalışırken görüyoruz; yani bağımsızlık kazanmaya, özgürleşmeye, “kadınlık gururu”na sahip çıkmaya çalışırken...

Kadın, kendi özünü terkettikçe, sadece anne olmaktan mı vazgeçmiş oluyor? Hayır! Meselâ kadına yakıştığını bildiğimiz çok köklü 'duygusallık' formları da, salt bir erkek beklentisi, yani bir aldatmaca sayılıyor. “Akıllı kadın”... güçlü bir imaj. “Duygusal kadın” ise tam aksi. Sulu göz, hassas, melankolik, aldatılmaya müsait kadın... Bütün bunlar erkeklerle rekabette elverişsiz özellikler olarak algılanıyor ve eğitimin ilk yıllarından itibaren kadın bu yönlerini bastırmayı öğreniyor.

Kadın 'anne' olamadığı sürece 'aile'den söz edemeyiz. Siz hiç “kariyer kadını” olup da ailesini, hayatının öncelikleri arasında ilk sıraya koyan birisine rastladınız mı? Kadın-erkek ilişkisi, toplumsal rekabet adına, 'süreklilik' vasfını yitiriyor. “Kaçamak yapmak” ile “aşk yapmak” arasında ne fark var? Modern erkekler ve kadınlar aşk yapıyorlar ama âşık olmuyorlar. Tıkınıyorlar ama yemek yemiyorlar. İlişkiye geçiyorlar ama iletişime geçemiyorlar. Karşılıklı olarak konuyorlar ama bir türlü konuşamıyorlar; sadece konşu olmakla yetiniyorlar. Yitimin en temel karakteristiği, işbu insanî özün yitimidir; insanın kendi özüne yabancılaşmasıdır. Modern kadının annesinden, anneannesinden utanmasının ardında da aynı neden yatıyor. Çünkü 'annelik' gibi, 'ev kadınlığını' da bir kâbus gibi görüyor.

Bir düşünelim bakalım, modern kadın, niçin annesinden çok, babasına benzemek, onun yerini almak istiyor?

Anne zayıflığı, baba gücü temsil ettiği için. Gücün erkeksi karakteri, kadının sosyal beklentilerine uygun düştüğü için. Kadının zayıf sanılan özelliklerinin, yani kadınsı duyarlılıkların gerçekte ne kadar büyük bir gücü içinde barındırdığı hiç ama hiç anlaşılamadığı için...

Sentezi olmayan bir ilişki bu, yani salt bir tez-antitez çatışması. Çocuk unsurunu dışlayan bir ilişki. Garip bir ilişki. Bir yönüyle baba-kız ilişkisi. Çünkü bir iktidar ilişkisi. Bu ilişkide sahip olan unsur var ama ait olan unsur yok. Sahip olmaya çalışan taraflar arasında negatif ilişki olur ve fakat iletişim olmaz. Sahip olan, olmak isteyen var; ait olan, olmak isteyen yok.

Kısacası, modern dönemde kadının özüyle birlikte aidiyet duygusunun yitimine de tanık olmuş bulunuyoruz.

Özgürlük dedikleri, sanırım böyle bir şey.

Dücane Cündioğlu
Kullanıcı avatarı
vefa
 
Mesajlar: 4466
Kayıt: Çrş Oca 28, 2009 3:19 pm

Re: Özgürlüğün kadıncası

Mesajgönderen tigerEye » Prş Kas 26, 2009 3:24 am

http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=D ... erikNo=171



Atatürk’ün Söylev’de, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri ile ilgili açıklamalarından:
Baylar, ulusumuzun toplumsal, iktisadi, kısacası, bütün uygarlıkla ilgili iş ve ilişkilerinde verimli sonuçlar sağlayan yeni yasalarımız da, kadın özgürlüğünü güven altına alan ve aileyi sağlamlaştıran Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) da bu sözünü ettiğim dönem içinde yapılmıştır. Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan, yalnız ve ancak bir görüş için yararlanırız. O görüş şudur: Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de, zorbalık düşüncesini öldürmek... http://www.yargitay.gov.tr/ataturk/hukuk/istiklal.html

saygılarımla
-->
"Kısacası, modern dönemde kadının özüyle birlikte aidiyet duygusunun yitimine de tanık olmuş bulunuyoruz.

Özgürlük dedikleri, sanırım böyle bir şey."

Acaba hangi tarihte yada hangi dönemde kadın özüyle birlikte aidiyet duygusu taşıyordu. Osmanlı devrindemi? farklı görüşler var kadın eşitliği başlığındada belirtmiştim.Özgürlük sorgulanacaksa bu erkek veya kadın özgürlüğü değil tek bir başlıkta insan özgürlüğü tartışılmalı.

Osmanlı toplum düzenindeki kadının durumunu, Celal Nuri, 1915 yılında yayınlanan kitabında şöyle özetlemektedir:
Kadının bir insan olarak, toplum içinde yaşayan bir varlık, bir ‘birey’ olma hakkı, doğuştan sahip olduğu en temel haklarındandır. Özgürlüğün ve hakların bulunmadığı bir yerde, insanın ‘insan gibi’ yaşamasından söz edilemeyeceği gibi, gerçek anlamıyla ileri bir toplum ve kültür varlığından da söz edilemez.

Ulusların geleceğe yönelişlerinde belirleyici rol alan unsurların başında, eşit hak ve özgürlüklere sahip bir ‘insan’ tanımı gelmektedir.

Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen ve Çankaya’da kendisine tahsis edilen bir evde üç kez misafir edilen kadın gazeteci-yazar Berthe Gaulis’in anlatımında, Büyük Önder’imizin kadın hakları konusundaki ‘tam eşitlik’i öngören düşünceleri etkileyici bir dille şöyle ifade edilmiştir:
Bu derece değişen Türkiye’de kadının kaderi nasıl olacaktı?

O beklenmez nüanslarla dolu ses ile gözlerin parlaması, bir anda şu karşılığı verdi: ‘Tam eşitlik!.. Bizdeki hakların hepsine sahip olacak! Kadınlarımız kurtuluşlarını gerçekten hak etmişlerdir. Bir milletin yarısının, onun sosyal yaşayışı dışında tutulması kabul edilemez.’ Böylece Mustafa Kemal, benim üç kez tüm Anadolu boyunca gördüklerimi hatırlatmış oluyordu. Kadın, erkeğin yerini alıp askerlik etmişti; tarlalarda çalışıyor, çift sürüyor, cephaneler taşıyor, siperlere kadar askerlerin savaşına ortak oluyordu....’ (B. Gaulis, Çankaya Akşamları, Çev.: Füruzan Tekil, İstanbul 1983)
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=D ... erikNo=171



Atatürk’ün Söylev’de, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri ile ilgili açıklamalarından:
Baylar, ulusumuzun toplumsal, iktisadi, kısacası, bütün uygarlıkla ilgili iş ve ilişkilerinde verimli sonuçlar sağlayan yeni yasalarımız da, kadın özgürlüğünü güven altına alan ve aileyi sağlamlaştıran Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) da bu sözünü ettiğim dönem içinde yapılmıştır. Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan, yalnız ve ancak bir görüş için yararlanırız. O görüş şudur: Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de, zorbalık düşüncesini öldürmek... http://www.yargitay.gov.tr/ataturk/hukuk/istiklal.html

saygılarımla
Forumu amacına uygun ve özenle kullanalım. Söz uçar yazı kalır...
Kullanıcı avatarı
tigerEye
 
Mesajlar: 157
Kayıt: Çrş Oca 28, 2009 3:19 pm

Re: Özgürlüğün kadıncası

Mesajgönderen vefa » Prş Kas 26, 2009 11:07 am

Bu da güzel bir bakış açısı Tiger. Sağ ol.

Yabancı yazardan alıntıladığın yazıdaki şu tespit dikkatimi çekti:

"Kadın, erkeğin yerini alıp askerlik etmişti; tarlalarda çalışıyor, çift sürüyor, cephaneler taşıyor, siperlere kadar askerlerin savaşına ortak oluyordu."

Bu durum zaten yüzyıllardır süregelen bir özelliği halkımızın. Hatta daha da önceye, asyaya gidecek olursak, o çağlardaki aile ve toplum sisteminin ANAERKİL olduğunu görürüz.

(Bu köklü geleneğin izleri konuştuğumuz dilden de apaçık takip ediliyor: Anadolu-Toprak ana-Anayurt-Ana Fikir-vs..)

Oysa "eşitlik-özgürlük" tantanası eden batı dünyası daha 300 yıl önce yüzbinler-milyonlarca kadını (ve kedileri) şeytan diye ateşe atıyordu.

Bağnazlık ve cahillik nedeniyle bu "modern" çağda bile akla mantığa sığmayan muameleler yapıyor insanlar birbirine. Kavramlar arttıkça, kargaşa çoğaldı galiba... Bilemiyorum, çook derin konu..

:) Bu konularda çok pislik var ve çok su götürür. Şu an buna vakit yetmez.

Ama son olarak şunu söyleyeyim:

Dugusallık beyinsizlik anlamına gelmez. Veya erkek olmak sırf kaba güç ve iktidar değildir!

Kadının da erkeğin de zayıf yönleri (fiziksel-ruhsal-düşünsel-toplumsal yönlerden) vardır. Bu yüzden birbirine rakip değildirler, birbirini tamamlarlar. Ben bu ana fikirle paylaştım üstteki yazıyı.
Kullanıcı avatarı
vefa
 
Mesajlar: 4466
Kayıt: Çrş Oca 28, 2009 3:19 pm


Dön Geleneklerimiz, Yöresel Adetlerimiz

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir